Şirket Bilançosunda Görünmez Satır: Ego

Facebooktwittermail

Biroluş kavramını irdelerken perspektif hep başrolü oynadı. Biraraya gelen insanlar olarak teker teker toplanmak yerine katlanarak büyümek için hangi açıdan bakmamız gerektiğini inceledik. Karmaşık yapıları incelerken ya da analiz ederken matruşka gibi hep iç içe geçmiş katmanları gördük. Bir çözüm üretme aşamasında içiçelikten faydalanmak için temel faktörleri sıraladık ve aralarında ne zaman nasıl geçiş yapacağımızı tartıştık. Kendi hayatlarından birşeyler alıp mesleklerine taşımış ve oradan da geriye birşeyler nakletmiş insanlarla tanıştık. Bu yazıda ise perspektif kavramını bakanın içine çevireceğiz. Bildiğimiz en karmaşık canlı olan insanı diğerlerinden farklı yapan en önemli unsurlardan biri olan ego ‘yu inceleyen bir kitaptan bahsedeceğim. Bu kitabın Batılı bir yaklaşımla didikleyerek vardığı sonuçları Doğulu yaklaşımla birleştirip evrenselliğe yaklaşmak güzel olabilir.

Kitabımız David Marcum ve Steven Smith tarafından yazılmış ve adı egonomics: What Makes Ego Our Greatest Asset (or Most Expensive Liability). Türkçesi var mı bilmiyorum ama olsa idi adı egonomics: Ego ‘yu En Büyük Kar Kalemi Yapan Nedir (ya da En Pahalı Zarar Kalemi). İş dünyası ortamını kullanarak insanlığın bu en narin durumunu incelemişler ve bu durumu “Ego her firmanın bilançosunda kar ve zarar kalemi olarak bulunan görünmez bir satırdır.” olarak özetliyorlar. Beş sene süren veri bazlı bir çalışma ile yazılmış bu kitap. İşin ekonomik boyutu hakkında rakam da vermişler ve işadamlarının yüzde elli üçü ego maliyetini yılda %6 ile %15 arasında düşünüyorlar. Yüzde yirmi biri %16 ile %20 arasında tahmin ediyorlar. Kitabın adından zaten ekonomik bir yaklaşım sergilemelerini de bekliyor insan. Bu çok önemli ekonomik faktörün görünmezliğini bir röportajda şöyle açıklıyor yazarlarımız: “Egonun görünmez olmasının sebebi bizim onun hakkında konuşmuyor olmamız – diğer herşey hakkında mesela rakamlarla konuşuruz. Ayrıca “iletişim”, “karar alma”, “liderlik” veya “takım çalışması” gibi daha hafif konularda konuşmak daha kolaydır. Fakat en hassas ancak yine de en kuvvetli konu ego ‘dur.” Steve Jobs ve Obama gibi kişileri kah gözlemledikleri kah uyguladıkları anket çalışması ile değerlendirdikleri bu ilginç röportajı tıklayarak takip edebilirsiniz.

Kitap egonun yükselişini nasıl farkederiz konusunu inceliyor. Dört uyarı işaretinden bahsediyor:

  1. Kıyaslayıcı olma. Diğer deyişle aşırı rekabetçi olma. Başkalarıyla, verimsiz ve yanlış yönlendiren kıyaslamalar yaparak çok fazla enerji tüketir ve çizgimizden çıkarız. Mesela kendimize uygun olmayan hedefler koyarız; ya çıtayı ulaşılabilir ve gerçekçi olanın ötesine yükseltiriz, ya da olduğumuz yerden memnun kalırız. Henry Ford en korkulacak rakibin sizin yaptığınızda gözü kalmayan ancak her zaman kendi yaptığını daha iyi yapmaya çalışan olduğunu söylemiş. Toyota bunu daha iyi anlamış – Ford ‘u bunu kullanarak geçti.
  2. Savunmacı olma. Egonun gücü deveye girince, niyetimiz içtenlikle fikrimizi ortaya koymaktan sadece ve sadece onun doğru olduğunu göstermeye doğru kayar. Amansızca haklı olmaya çalışma gayretiyle, konuyla alakasız bile olsa başkalarında hatalar buluruz.
  3. Başarı gösterişi. Herkese diğerlerinden ne kadar çok daha harika olduğunuzu gösterme. Smith ve Marcum kendimizi tutmayı öğütlüyor. Ne kadar çok insanların zekanızdan etkilenmesini veya zekanız karşısında hayrete düşmesini beklerseniz, daha iyi fikirleriniz dahi olsa sizi o kadar az dinleyeceklerdir. Eğer kendinizi öğrenecek bir şey kalmadı şeklinde düşünürken yakalarsanız dikkatli olun.
  4. Onay arayışı. İnsanların saygısını kazanma gayretiyle işler çığırından çıkabilir ve kabul edilme arzusuyla tamamen yaradılışınızdan uzak ve güçsüz kalabilirsiniz. Övgü bekleme ve tanınma arzusu kendi başarma dürtünüzü zedeleyebilir.

Peki uyarıları kaçırırsak bunları davranışlarımızdan nasıl gözlemleyebiliriz. İşte birkaç örnek:

  • Bir iş arkadaşımızı rakip olarak görüyor ve onu nasıl yeneceğimizi planlıyorsak,
  • Birisi fikirlerimize karşı çıktığında bunu şahsiyetimize karşı yapılmış algılıyorsak,
  • Birisinin fikrine sırf fikir bizden gelmedi diye karşı çıkıyorsak,
  • Rakiplerimizin stratejilerini değerini düşünmeden hemencecik eleştiriyorsak,
  • Rakibimizin öncü olduğu bir konuyu sırf eksik kalmayalım takıntısıyla takip ediyorsak,
  • Başkalarının dışsal koşullarını kendimizinkilerle kıyaslıyorsak (içsel değerleri dışlayarak yapılan statü sembolleri ve zenginlik kıyaslamaları gibi).

Peki farkettik birşeyler, sonra ne yapacağız? İşte üç ana başlık altında iyileşme imkanı:

  1. Alçakgönüllülük/Tevazu. İnsanı açık fikirli hale getiren tek şey olduğu için bir numaralı prensip budur. Fakat bu özelliği belki en gerekli özelliği de değildir. Tevazu asıl bir amaç içindir ve bu da işin ilerlemesidir. Gerçek ilerlemeyi sağlayan bütün tartışma ve müzakereler, kendimiz için en iyi olanı bir müddet için askıya alıp işimiz için en iyi olanı ön plana almamıza bağlıdır.
  2. Merak. Tevazunun açtığı açık fikirlilik ve ilerlemeye bağlılık yolundan, fikirlerin aktif olarak araştırılmasını tesis eden merak girer. Merak insanlara doğru olduğunu düşündükleri, hissettikleri ve inandıkları şeyleri denemek için imkan ve cesaret verir, bir şey hakkındaki herşeyi bilmediğimizi hatırlatır.
  3. Gerçekseverlik. Eğer tevazudan açıklık ve ilerlemeyi elde ediyor, merak ile inovasyon sağlıyorsak, o zaman gerçekseverlik de alışkanlıklarımıza ters olsa da rahat ettiğimiz alandan uzak olsa da zalim gerçekleri kabul edebilmek anlamına gelir.

Marcum ve Smith işe alırken kitapta bahsedilen özellikleri sergileme ihtimali yüksek olacak kişileri de şöyle tarif ediyor: Merak eden, açık sözlü, risk alan, güvenilir, biz-merkezli, farkındalığı olan, çevik yöntemlerle öğrenen, özgüvenli ve hararetli durumları yönetebilen.

Son olarak bu çalışma konusunda Batılı ve Doğulu yaklaşımların entegrasyonu ile neler yapılabilir konusuna biraz değinmek istiyorum. Yazarlarımız analiz eden, ölçen biçen bir kültürün içerisinden başarılı bir çalışma çıkarmışlar. Daha önce kimsenin bir faktör olarak ortaya atmadığı önemli bir e(k/g)onomik durumu ortaya çıkarmışlar. Biroluş çalışmalarında en büyük evrensel faktör olarak insanı vurgulamamız, son yıllarda Batı dünyasında da daha çok görünmeye başladı. İnsan faktörü konusunda daha çok yol alınacağının işaretleri de gelmekte. Doğu ve özellikle gizem tabiatlı düşünceler insanı çok daha önceden aklen ve kalben mercek altına aldı. Bizde nefis denilen şey, Batı ‘da ego denilen şey ile benzerlik içermekte. Nefsi anlamak için benzetme olarak bir program olduğunu düşünebiliriz. Nefis çoğu zaman zihni tekeline almış ve kendini evrende tek sanan bir yanılsama, bir nevi insanın avatarı olarak düşünebiliriz. Günümüz insanı yaşamının büyük çoğunluğunda, şartların zorlayışı ile kendini sadece nefis olarak düşünme seviyesine inmiştir. Batı bu durumdan ekonomik olarak zarar görmeye başladığı zaman artık yeter deme noktasına geldi. Öte yandan Doğu diyebileceğimiz diğer alem binlerce yıldır nefsin etkisinden insanı kurtaracak çalışmalar gerçekleştirmiş ancak bunları yaparken nefsin gerekli olan kısmını da budama gafletine düşmüştür. Dolayısı ile onlar da bu çalışmalardan orta yolu bulmak için yararlanma şansına sahip olacaktır. Bütün sistemlerde ilerleme farkındalıkla başlar ve bunu diğer uygulamalar takip eder. Dolayısı ile olgunluğumuzun vaktiyle artacağından eminim. John Wooden ‘ın oyuncularına söylediği bir söz ile bitireyim: “Yetenek Allah vergisidir. Alçakgönüllü olun. Şöhret insan vergisidir. Müteşekkir olun. Kibir insan vergisidir. Dikkatli olun.

Sabri Büyüksoy

Not: Kitap hakkında bir whitepaper okumak isterseniz tıklayın.

Facebooktwitter

Leave a comment

Your email address will not be published. Required fields are marked *