Hücre biyoloğu Bruce Lipton ‘ın The Biology of Belief kitabını birkaç yıl önce okudum. Geçenlerde büyük bir bankacılık kurumundaki çalışan arkadaşlarımızla gerçekleştirdiğimiz sohbet toplantımızda bahsi geçince paylaşmak istedim. Aradan zaman geçince ana fikir dışındakiler solmuştu. Hatırlamak için internet ‘te bir röportajını izledim (http://www.youtube.com/watch?v=VYYXq1Ox4sk). Bu vesile ile geçen zamanda bende demlenenleri röportajdan ve kitaptan akislerle sunmak istiyorum.

Bahsi geçen grup ile geçen sohbet buluşmamızda karmaşıklığı ve bunu yönetilebilir kılan katmanlı yapıları izah ederken ekosistemlerden örnek vermiştim. Bruce Lipton yedi yaşında hücreyi mikroskop yardımıyla keşfediyor. Hücre alemini oluşturan küçücük parçaların biz insanların yaşadığı seviyedeki daha büyük alemden farklı olmadığını görüyor. Aptalca amaçsız hareketler yerine amaçlı olduklarını farkediyor ve hücreleri küçük insanlar olarak hayal ediyor. İşte bütün vizyonu ve bakış farkı böyle tomurcuklanıyor: Herkesin baktığı şeye bakıp farklı bir şey görmek. Başka bir dünya daha olduğunu farketmek ve katmanları görmek. Buna bir de mikroskop ile gördüklerinin fotoğrafını çekebilmek için bütün yazını harcayacak kadar sebat da eklenince problemler Bruce Lipton ‘ın karşısında pes etmekten başka yol bulamıyor. Kendini aşan bir amacı daha çocuklukta elde ederek hayat yolunu çiziyor. Zaten hangi güzel amaç çocuklukta filizlenmemiştir ki?

Çoğu insan kök hücreleri yeni şeyler sanarken o 1967 yılında laboratuvarda kök hücre klonlamayı içeren çalışmalar yapmış. Bu çalışmalar sırasında aynı zamanda üniversitede dersler vermeyi sürdürmekteymiş. Derslerinde ise o zamanların eğilimi olan genlerin yaşamı kontrol etmesinden bahsediyormuş (Genetik Determinizm). Ancak kök hücreleri çalışırken genetik olarak birebir aynı binlerce hücre kopyası üzerinde yaptığı deneylerde, öğrettiği şeylerin tersine şahit olmuş. Çevresel etkilerin genetik etkilerden kat kat güçlü olduğu ve en temel belirleyici olduğunu farketmiş. Çevresel etki değiştiği zaman eski belirtiler kayboluyor ve yenileri ortaya çıkıyormuş. Dolayısı ile hücre ve onun genetiği tek başına hiçbir belirleyiciliğe sahip değilken bütün kontrol çevre tarafından uygulanmakta. Yani bizim mühendis olarak çıkaracağımız ders şu olabilir: Ne kadar doğru kod yazarsak, güzel çalışan bir ürün ortaya çıkarırsak çıkaralım onu kullanan insanlardan ve kullanıldığı ortamdan bağımsız yapamayız. Dolayısı ile sistemleri tek başlarına izole olarak hayal etmektense onları daima bir meyvenin çekirdeği gibi hayal etmeli ve etrafındaki belirleyici katmanı daha çok göz önüne almalıyız. Çevre artı sistem artık yeni sistemdir; izole, boşlukta asılı sistem olmaz.

Bu ayma deneyimi, Bruce Lipton ‘ın tam ters söylemi öğretmeye çalıştığı işinden ayrılmasına yol açmış. Bütün tıp ilmini, biyoloji ve evrimsel kökenli bilimi karşısına almış. Mesela o devirde, bir hücre hasta ise ona ilaç vererek iyileştiremeyiz, yapmamız gereken onu bulunduğu ortamdan ayırmaktır diyebilen birisi. Bunlardan ekmek yiyen bütün bir endüstriye karşı durması tabi ki imkansız. Günümüzde genetik kontrolün üzerinde yeralan bu çevresel katman, epigenetik olarak adlandırılmakta. Bu yazıda değinmek istediğim bir nokta da bütün bunlardan kendi hayatına nasıl dersler aktardığı ve yaşamını nasıl değiştirme cesareti gösterdiği.

Bruce Lipton genetik kontrol öğretimi ile insanların soyaçekimin kurbanı durumuna düştüklerini farketmiş. Bunun tam tersi olarak da epigenetik ile kontrol sahibi oldukları ortaya çıkıyor. Bunu sadece ifade etmenin ne başkalarında ne de kendinde bir fark yaratmadığını görmüş. Kendi uygulamadıkça ve kendine fayda sağlamadıkça başkalarına hiçbir şey yapamayacağını anlamış ve öğrendiği bu en önemli bilgiyi hayatının merkezi yapmış. Uygulamalarından kendi algısının sadece kendi biyolojisini değiştirmekle kalmayıp etrafındaki insanları da etkilediğini görmüş. O zamandan beri de cennette yaşadığını düşünüyor. Bu değişimin nerede olması gerektiğini ve zorluğunu ise şöyle açıklıyor:

BruceLiptonAklınızdaki dünya algısı biyolojinizi – vücudunuzun kimyasını – değiştirir ki bu da hücrelerinizi değiştirir. Yani aklınızı kontrol edebilirseniz kimyanızı da kontrol edebilirsiniz. Aklı bilinçli ve bilinçaltı olarak ikiye ayırırsak bilinçli olanın günlük işlerde kullandığımız gerçek yaratıcı aklımız, diğerininse otomatik işlerde kullandığımız kısım olduğunu söyleyebiliriz. Çoğumuz işlerimizi bilinçli akılla yaptığımız kanısındayız. Ancak bilimin ortaya çıkardığı gerçeğe göre gerçekte en fazla %5 ‘lik kısımda bilinçli aklımızla faaliyet gösteriyoruz. Çok daha büyük olan %95 ‘lik bilinçaltı kısım ise yaşamımızın ilk 6 yılında etrafımızdaki herşeyi bire bir kopyalayarak elde ediliyor. Böylece temel inançlarımız ve davranışlarımız şekilleniyor. Düşüncelerimizin %70 ‘inin bilinçaltından kaynaklanması, otomatik olması ve negatif eğilimli olması değişimin önündeki en büyük engel. Bilinçli zihnin yardımıyla, anda hazır bulunursak ve sıkça tekrarlarsak negatif düşünceleri bertaraf eder ve bilinçaltı beynin öğrenmesine yardımcı olabiliriz. Vaktimizin çoğunda bilinçli aklımız geçmişi, geleceği, birşeyleri düşünüp duruyor. Eğer bilinçli akıl düşünüyor ve meşgul ise o zaman gösteriyi kim sahneye koyuyor? Tabi ki bilinçaltı akıl. O zaman da alışkanlıkların esiri durumunda kalıyor ve değişemiyoruz. Bu yüzden “anda hazır bulunun, aklen hazır olun, farkında olun – be present, be mindful, be aware” bu değişimin anahtar noktasıdır. Anahtar çizgisi ise tekrarlamalarla çizilecektir. Bruce Lipton bu yolda ilerleyerek, kim olmak isterdiniz sorusuna verdiği “kendim hariç herhangi biri” cevabından, dünyanın en mutlu adamı olmaya doğru yol almış ve hatta 20 yıldır doktora bile gitmemiş. İçinde bulunduğu durumu aşka benzetiyor ve insanlara bilinçaltı aklın kontrolünden çıkıp bilinçli aklın kontrolüne girdikleri aşk haline sürekli ulaşabilmeyi anlatmaya çalışıyor. Bruce Lipton ‘ın vurguladığı en önemli unsur hepimizin insan olarak bu işleyişten muzdarip olması ve hiçbirimizin bundan kaçamamış olması. Bu durumu günlük hayatımıza uygulayacak olursak evrensel bir fenomen ile karşılaştığımızın farkında olmamız sosyal etkileşim açısından bizi daha anlayışlı kılacaktır.

Makro boyutta insandan mikro boyutta hücreye gittiği gibi insanların tamamını düşünüp “insanlık” adını verdiği üst bir sistemi düşünce yelpazesine almış. Nasıl çok eskiden sadece tek hücreliler varken daha sonra evrimin işbirliğini zorlamasıyla hücreler biraraya gelerek insan gibi karmaşık varlıkları oluşturduysa insanların da insanlık adı verilen bir üst varlığı oluşturduğunu ve bunun işbirliği açısından evrime tabi oluğunu kendi deneyiminden yola çıkarak ifade ediyor. Bruce Lipton yedi yaşında sahip olduğu vizyonu ve çizdiği misyonu takip etme cesareti göstererek kendini mutlu bir bireye çevirmeyi başarmış. Kendini aşan amacı sayesinde ise etrafındaki insanlık varlığının diğer bireyleri olan bizlerin anlayışını geliştirmeyi ve ilham vermeyi sürdürüyor.

Sabri Büyüksoy